0312 350 90 20

Sosyal Medyada Biz}

Ücretsiz Başvuru!
Tazminatlarınızı sonuçlandırana kadar hiç bir ücret talep etmediğimizi biliyor musunuz?
Hemen İletişime Geçin!

Efor Kaybı

Efor Kaybı

I- GENEL OLARAK BEDEN GÜCÜ KAYIPLARI
Hukuka aykırı bir olay veya haksız eylem sonucu bedensel zarara uğrayan kişinin iyileşemeyip yaşam boyu sakat kalması durumuna., İş Hukukunda ve Sosyal Güvenlik Yasalarında “sürekli işgöremezlik”, uygulamada ve Yargıtay kararlarında “beden gücü kaybı” veya “çalışma gücü kaybı” ya da “meslekte kazanma gücü kaybı” denilmektedir.
Adli Tıp dilinde, “kalıcı” bedensel zararlar iki ana bölüme ayrılmaktadır: 1) Organ yitimi , 2) Organ zayıflaması.
Organ yitimi, genellikle el, ayak, kol, bacak, göz gibi organlardan birinin ya da bir kaçının yitirilmesidir. Ayrıca iç organlar ile beş duyu da (görme, işitme, tatma, koklama, dokunma) organ sayılmaktadır.
Organ zayıflaması, kişinin bedensel yapısını oluşturan organlardan birinin veya bir kaçının işlevinin azalması veya büsbütün işlevsiz kalmasıdır.

Bunların dışında, kişini geçirdiği kaza veya uğradığı saldırı sonucu aklını ve belleğini yitirmesi, ya da ruhsal ve sinirsel dengesinin bozulması, yüzünde kalıcı iz oluşması veya yüz biçiminin değişmesi (estetik zararlar) ayrı bir derecelendirme ve değerlendirmeyi gerektirmektedir.

Sürekli işgöremezlik zararları beden gücü kayıp oranlarına göre de ikiye ayrılmakta, bunlar: 1) Sürekli kısmi iygöremezlik, 2) Sürekli tam işgöremezlik olarak adlandırılmaktadır.
Sürekli kısmi işgöremezlik, organ eksilmesi veya organ zayıflaması sonucu beden gücünün belli bir oranda azalması durumudur. Bu durumdaki kişi çalışmasını sürdürebilir ise de, yaşıtlarına ve aynı işi yapanlara göre (sakatlığı oranında) daha fazla güç ve çaba harcayacağından, kazançlarında bir azalma olmasa bile (sakatlığı oranında) tazminat isteme hakkı bulunduğu kabul edilmekte; buna Yargıtay kararlarında “güç kaybı-efor kaybı” tazminatı denilmektedir.

Sürekli tam işgöremezlik, beden gücünün bütünüyle yitirilmesi durumudur. Bu durumdaki kişi artık çalışamayacak ve kazanç elde edemeyecektir. Bu nedenle tazminatı yüzde yüz oranı üzerinden hesaplanacak, giderek başkasının yardımıyla yaşamını sürdürmesi zorunluluğu varsa, ayrıca tazminat tutarına bakıcı giderleri de eklenecektir.

II- YASA HÜKÜMLERİ
818 syalı Borçlar Yasası 46. maddesinde : “Bedensel bir zarara uğrayan kimse, çalışma gücünün tamamını veya bir kısmını yitirmekten ve ilerde iktisadi yönden karşılaşacağı yoksulluktan doğan zararını ve bütün masraflarını isteyebilir” denilmiştir.
Yasanın bu hükmü önceleri ve uzun yıllar boyunca çok dar ve katı bir biçimde yorumlanmış; yaralanma ve sakat kalma durumu yeterli görülmeyip, ayrıca “kazanç kaybına uğrama” ve bunun sonucu “malvarlığının eksilmesi” koşulu aranmış iken, daha sonraları güç kaybı kuramı (efor teorisi) diye adlandırabileceğimiz bir anlayışla uygulama yumuşatılmış; son yıllarda ise daha insancıl bir yaklaşımla, kişilerin bir işi ve kazançları olmasa bile, günlük yaşamlarını sürdürürlerken sakatlıkları oranında zorlanacak olmaları nedeniyle “güç kaybı tazminatı” isteyebilecekleri kabûl olunmuştur.

6098 sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu’nun 54.maddesinde, zarar türlerinin belirtilmesiyle yetinilmiş olması ve önceki Yasa’nın 46.maddesinde olduğu gibi zarar görenin “bütün masraflarını” isteyebileceği açıklaması bulunmaması önemli bir eksikliktir. Bununla birlikte, 818 sayılı BK.42.maddesi 2.fıkrasındaki ve 6098 sayılı TBK. 50.maddesi 2.fıkrasındaki “yargıcın zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirleyeceği” hükmüne dayanılarak, zarar görenin “bütün masraflarını” isteme hakkı bulunduğunun kabul edilmesi gerektiği kanısındayız.
Aşağıdaki bölümlerde beden gücü kaybına ilişkin çeşitli görüşler ve Yargıtay kararlarından örnekler verilecektir.

III- BEDEN GÜCÜ KAYIPLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
1- Malvarlığı eksilmesi ve kazanç kaybı görüşü
Beden gücü kayıpları, ölüm nedeniyle destek tazminatında olduğu gibi, uzun yıllar boyunca kimi hukukçular tarafından “can” zararı olarak değil “mal” zararı olarak görülmüş, Yasa hükmünün bunu zorunlu kıldığı savunulmuştur. Bu görüşte olanlara göre : “Bir kimsenin yalnızca yaralanması veya sakatlanması “zarar” olarak kabul edilemez. Eğer yaralanma ve sakatlanma yüzünden malvarlığında ve kazancında bir azalma olmuşsa, ancak o zaman bir “zarar” dan söz açılabilir. Malvarlığında azalmadan ve kazanç kaybından söz edilebilmek için de, haksız eylemden zarar gören kimsenin “çalışma gücü” olmalıdır. Çalışma gücünden anlaşılması gereken ise, bir kimsenin beden gücüne ve yeteneklerine bağlı “ekonomik verimliliği”dir. Bu görüştekilere göre, yargıcın maddi tazminata karar verebilmek için arayacağı şey, davacıda bedensel bir eksilmenin veya sakatlanmanın bulunup bulunmadığı ile sınırlı olmamalı; yargıç, davacının bu yüzden maddi bir zarara uğradığını (kazançlarının ve malvarlığının eksildiğini) saptamalıdır.”
Beden gücü kayıplarını “can” zararı olarak değil de “mal” zararı olarak gören ve “çalışma gücü” ile “kazanç kaybı” söz konusu değilse tazminat istenemeyeceğini savunanlar, insanı etiyle kanıyla canlı bir varlık olarak değil, gelir (rant) getiren “makine adam” olarak görmüşler; bu görüşleriyle yargı kararlarının etkileyip, yıllarca haksızlıklara neden olmuşlardır.
Bu olumsuz görüşler bugün büyük ölçüde etkisini yitirmiş; yargı kararlarındaki haksız ve adaletsiz uygulamalar “güç kaybı tazminatı” görüşü ile bir ölçüde giderilmiştir.

2- Çalışma gücü kaybı görüşü
Haksız eylemden zarar gören kişi, (eğer) çalışıp kazanç elde etmekte olan biri ise ve ayrıca malvarlığında (kazancında) bir eksilme olmuşsa, ancak bu koşullar oluştuğunda tazminat istenebileceği biçimindeki dar görüşler, bedensel zarara uğranıldığı sırada bir işi ve kazancı olmasa ya da kazancı azalmasa bile “güç kaybı” nedeniyle tazminat ödenmesi gerekeceği biçiminde yumuşatılmış; gene “malvarlığı eksilmesi ve kazanç kaybı” anlayışına bağlı kalınmakla birlikte, çalışma gücünün yitirilme oranına göre bir değer biçilip bunun tazminat olarak ödetilmesi gerektiği savunulmuştur. Bu görüşte olanlara göre “çalışma gücü, zarar görenin iş gücünün, yani beden ve fikir gücünün (emeğinin), gelir (kazanç) getirici şekilde kullanılması demektir. Burada aslolan kazanç kaybı veya azalması değil, kazanma (çalışma) gücünün kaybı veya azalmasıdır. Bu kayıp ve azalmadan doğan olumsuz ekonomik sonuçlar, zararı oluşturur.” denilerek “can” zararlarına doğru bir açılım sağlanmıştır.

Ancak ne var ki, burada da “kazanç” unsuru ağır basmaktadır. Aradaki fark, bedensel zarara uğrayan kişinin çalışma koşullarının ağırlaştığı, “kişinin kalıcı sakatlığı nedeniyle oluşan beden gücü kaybı sonucu gelirinde ve dolayısıyla kazancında bir azalma olmasa dahi tazminat ödeneceği” anlayışına varılmış olmasıdır. Buna göre, beden gücünün belli oranda yitirilmesi durumunda, kişi, yaşıtlarına oranla daha fazla güç (efor) harcamak durumundadır. İşte harcanan bu fazla güç (efor) kaybı yüzünden haksız eylemden zarar gören kişinin tazminat isteme hakkı bulunmaktadır.

Bu konuda bir Yargıtay kararında şöyle denilmiştir: “Yaralanmalar nedeniyle kişilerin beden bütünlüğünde kalıcı olarak gerçekleşen sakatlıklar beden gücü kaybına neden olmuş ve bunun sonucu kişinin mal varlığında eylemli olarak eksilme meydana gelmiş ise, bunun tazmin ettirileceği tartışmasızdır. Sorun, olayımızda olduğu gibi beden gücü kaybına rağmen kişinin gelirinde (mal varlığında) bir eksilme olmamış ise ortaya çıkmaktadır. Bugün uygulamada, kalıcı sakatlıklar nedeniyle oluşan beden gücü kaybı yüzünden, kişinin gelirinde ve dolayısıyla malvarlığında bir eksilme meydana gelmemiş olsa dahi, tazminatın gerekeceği kabul edilmekte ve bu, “güç (efor) kaybı tazminatı” diye adlandırılmaktadır. Bu kabulün, ilk bakışta sorumluluk hukukunun zarar kavramına ters düştüğü ileri sürülebilir. Ancak, burada beden gücü kaybına uğrayan kişinin aynı işi zarardan önceki durumuna ve diğer kişilere göre daha fazla bir güç (efor) sarfıyla yaptığı gerçeğinden hareket edilerek bir anlamda zararı, bu fazladan sarf edilen gücün oluşturduğu kabul edilmektedir.

Bu kabul tarzının ortaya çıkardığı sonuç, tazminat hukuku kavram ve kurallarına uygundur. Bilindiği gibi, hukuka aykırı olarak gerçekleşen zararın, zarar görenin kendi imkanlarıyla giderilmesi, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Kişinin oluşan beden gücü kaybı sonucu meydana gelmesi kaçınılmaz zararı (gelir azalması), bizzat kendisinin “daha fazla bir güç harcayarak” gidermesi sorumluluktan kurtarma aracı olarak kullanılmamalıdır. Aksi görüş, zarar gören yerine, hukuka aykırı eylemle zarar veren kişinin korunmasını ortaya çıkarır ki, bu da hak ve adalet ölçülerine ters düşer.”
Yargıtay’ın tüm dairelerinin ortak görüşü: “Beden gücü eksilen kişinin kazançlarında bir azalma olmasa bile, sakatlığı oranında harcayacağı fazla çabanın (güç,efor) tazminat olarak ödenmesi gerekeceği” biçimindedir.

3- Güç kaybı tazminatının tanımı ve kapsamı
Buraya kadar yaptığımız açıklamalara göre “güç kaybı tazminatı”nı, iki duruma göre ve şöyle tanımlayabiliriz:
Birinci tanım : Hukuka aykırı bir olay, bir kaza ve haksız eylem sonucu beden gücü eksilen kişinin kazançlarında bir azalma olmasa bile, aynı kazancı elde ederken yaşıtlarına ve aynı işi yapanlara göre daha fazla “güç-efor” harcayacak olması nedeniyle “güç (efor) kaybı tazminatı” isteme hakkı vardır.
İkinci tanım: Hukuka aykırı biçimde beden gücü kaybına uğrayan kişinin bir işi, mesleği, kazancı olmasa bile; bu kimse bir çocuk veya emeklilik dönemini sürdüren yaşlı bir kimse yada kendi ev hizmetlerini yapan bir kadın olsa dahi, günlük yaşamlarını sürdürürlerken, günlük işlerini yaparlarken sakatlıkları oranında zorlanacak olmaları nedeniyle “güç (efor) kaybı tazminatı” isteme hakları bulunduğu kabul edilmelidir.

IV- GÜÇ KAYBI TAZMİNATININ UYGULANMASI

1- Çalışanlar yönünden
Çalıştığı ve kazanç elde ettiği sırada, bir kaza veya hukuka aykırı bir eylem sonucu bedensel zarara uğrayıp yaşam boyu sakat kalan kişinin tazminatı hesaplanırken, onun olay sırasında ve sonrasında elde ettiği ve ilerde elde etmesi olası kazançlar üzerinden değerlendirme yapılacaktır. Genel kurala göre, eğer bu kişi sakatlığı nedeniyle artık çalışamıyorsa, kazanç kaybına uğramış demektir; bu kayıp zarar olarak ele alınıp tazminata dönüştürülecektir. Bedensel zararlarda yıllarca temel ölçü bu olmuştur. Ancak bunun adaletsiz bir uygulama olduğu ve zarar sorumlularını tazminat ödemekten kurtarmak gibi haksız bir sonuç doğurduğu görülerek, zamanla “güç kaybı kuramı- efor teorisi” diye adlandırabileceğimiz bir anlayış ve uygulama ağırlık kazanmaya başlamıştır.
İlk örneklerini 1970’li yılların başlarında gördüğümüz Yargıtay kararlarına kırk yıla yaklaşan bir süreden beri egemen olan görüş, “Beden gücü eksilen kişinin kazançlarında bir azalma olmasa bile, aynı kazancı elde ederken yaşıtlarına ve aynı işi yapanlara göre daha fazla “güç-efor” harcayacak olması nedeniyle “güç (efor) kaybı tazminatı” isteme hakkı bulunduğu” biçimindedir.
Önceleri, yalnız çalışma dönemi (aktif dönem) ile sınırlı tutulan ve eğer çalışmasını sürdürmekte ise, “ilerde emekli aylığına hak kazanacağı üstün olasılık içinde bulunduğundan, emeklilik dönemi (pasif dönem) hesabı yapılmaması gerektiği” biçiminde verilen kararlar daha sonra değiştirilmiş ve “emekli aylığına hak kazanmak için yaşıtlarına ve aynı işi yapanlara oranla daha fazla güç (çaba) harcayacağından, yaşlılık dönemi (pasif dönem) zararı da hesaplanmalıdır” denilmeye başlanmıştır.
Aşağıda “Yargıtay Kararları” bölümünde başlangıcından bugüne tarih sırasıyla çalışanlar yönünden “güç kaybı tazminatı”na ilişkin karar örnekleri verilecektir.

2- Yaşlılar, emekliler, bir işi ve kazancı bulunmayanlar yönünden
Çalışanların emeklilik dönemlerinin de tazminat hesabına katılmasından sonra, bedensel zararlara ilişkin görüşlerin insancıl boyutları daha da genişlemiş ve “Kişiler çalışmıyor ve kazanç elde etmiyor olsalar bile, günlük yaşamlarını sürdürürlerken sakatlıkları oranında zorlanacaklarından, onların da tazminat isteme hakları vardır” denilmiştir.
Şimdilik, yaşlılara, emeklilik yaşamlarını sürdürenlere ve bir de kendi ev hizmetlerini yapan ev kadınlarına tanınan bu tazminat isteme hakkının, zamanla tüm bedensel zarara uğrayıp sakat kalanlara (özellikle çocuklara) da tanınması gerektiği düşüncesindeyiz. Bunun gerçekleşmesi için, yerel mahkeme yargıçlarının görevlendirdikleri bilirkişilerin bu yönde rapor düzenlemeleri ve verilecek kararların Yargıtay denetiminden geçirilmesi gerekmektedir.
Konu ile ilgili Yargıtay karar örnekleri son bölümde verilmiştir.

3- Kendi ev hizmetlerini yapan ev kadınları yönünden
Bir işi ve kazancı bulunmayan ev kadınları yönünden söz konusu olan bu uygulamada, ev kadınlarının kendi ev hizmetlerini yaparak aile bütçesinde tasarruf sağladıkları, bunun eksilmesi veya yitirilmesi durumunda bir maddi zarar doğacağı kabul edilmektedir. Burada da, güç kaybı söyleminde olduğu gibi, ev kadınının kendi ev işlerini yaparken sakatlığı oranında zorlanacağı ve daha fazla güç (efor) harcayacağı, beden gücündeki bu eksilmenin tazminat ödenmesini gerektireceği görüşü benimsenmiş; bu konuda bir çok kararlar oluşturulmuş ve “Davacının, normal yaşama süresince, ev işlerini ve hizmetlerini yürütürken, beden gücündeki eksilme nedeniyle fazla efor sarfetmesi karşılığı olarak maddi tazminat ödetilmesine hak kazandığı kabul edilmelidir” denilmiştir.

Aslında ev kadınlarına bir işi ve kazancı olmayan kişiler denemez. Ev kadınlığı da bir meslektir. Üstelik yaşam boyu yapılır. Ev kadını haksız eylem ve kaza sonucu yaralanmışsa, kendi ev hizmetlerini yaparken beden gücündeki eksilme oranında zorlanacağından, bu güç kaybının tazminat olarak ödeneceği kabul edilmiştir. Kalıcı sakatlık söz konusu olmasa bile, yaralanma nedeniyle bir süre ev hizmetlerinin yerine getirilememesi de geçici işgöremezlik olarak değerlendirilecek ve bunun süresi kadar bir zarar hesabı yapılması gerekecektir. Ev kadını ölmüşse, eşi ve çocukları onun ev hizmetlerinden yoksun kalacaklarından, destek tazminatı isteyebileceklerdir.
Yargıtay kararlarına göre, ev hizmetleri yönünden tazminat hesabı yasal asgari ücretler üzerinden yapılacaktır. Kuşkusuz, olay tarihi ile rapor (hüküm) tarihi arasında yürürlükte bulunan tüm asgari ücretler tazminat hesabında gözetilecektir.

4- Ev hizmetlerinin tüm aile bireyleri tarafından yapıldığı ve onların da “güç kaybı tazminatı” isteme hakları bulunduğu kabul edilmelidir.
Ev kadınlarına tanınan “güç kaybı tazminatı” isteme hakkının, ev hizmetlerine katılan tüm aile bireylerine de tanınması gerektiği kanısındayız. Özellikle, hangi yaşta olurlarsa olsunlar kız çocuklarının ev hizmetlerine yardım ettikleri yadsınmaz bir yaşam gerçeğidir. Evlenmemiş ya da evlenip boşandıktan sonra baba evine dönmüş olan kızlar ev hizmetlerine katılırlar, giderek aneneleri yaşlı ise bütün yükü üzerlerine alırlar. Ayrıca ev işleri, yemek pişirmek, temizlik, çamaşır ve bulaşık yıkama ile sınırlı değildir. Erkeklerin çarşı pazar alış verişi, ev içinde ve dışında aile bireylerinin yaşamlarını kolaylaştıran bir takım hizmetler ve yardımlaşmalar da ev hizmetleri kapsamında sayılmak gerekir. Gerek bedensel zararlarda ve gerekse destek tazminatı söz konusu olduğunda, aile bireylerinin “yardım ve hizmet” yoluyla dayanışmaları tazminat hesaplarının en gerçekçi ölçütü kabul olunmalıdır.

Konuyu bir de kadın-erkek birlikteliği ve evlilik kurumu yönünden ele alırsak, Yeni Medeni Yasa hükümlerine göre “ev hizmetleri” yönünden bir cinsiyet ayrımı yapılamayacağı sonucuna varırız. Böyle bir değerlendirmenin, 4721 sayılı Medeni Yasa’nın 186/2. ve 196/2. maddelerinin anlam ve amacı ile konuluş nedenlerine uygun olacağı, giderek yeni yasa karşısında böyle bir zorunluluk bulunduğu kanısındayız. Çünkü, Yeni Medeni Yasa’nın 186. maddesi 3. fıkrasında “Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar” denilmiş; 196. maddesi 2. fıkrasında “Eşin ev işlerini görmesi, çocuklara bakması, diğer eşin işinde karşılıksız çalışması” konularında cinsiyet farkı gözetilmemiştir. Yeni yasanın bu hükümlerine göre, ev hizmetleri ve aile bireylerinin birbirlerine yardımcı olmaları yönünden kadın-erkek ayrımı ortadan kalkmış bulunmakla, Yargıtay’ın yukarda açıklanan “ev hizmetlerinin yaşam boyu yapılacağı”na ilişkin kararlarının yalnız kadınlar için değil, erkekler için de uygulanması Yeni Medeni Yasa’nın eşitlik ilkesine uygun düşecektir.

Öte yandan şurası bir yaşam gerçeğidir ki, emeklilik çağındaki yaşlı erkeklerin büyük çoğunluğu köşelerinde oturup ölümü beklememekte, ev kadınları gibi onlar da ev hizmetlerine katılmakta, ailenin türlü işleri için koşturmaktadırlar. Örneğin çarşı-pazar alışverişini üstlenmekte, bazı ufak tefek ev içi onarımlarını yapmakta, elektrik, su, doğalgaz, telefon faturalarını ödemek için ilgili yerlere gitmekte, arabaları varsa ailenin şoförlüğünü yapmakta, eşleri hastalandığında ona hizmet etmektedirler. Bütün bu işleri yaparlarken ve ayrıca kendi günlük yaşamlarını sürdürürlerken, (eğer bir kaza veya haksız eylem sonucu bedensel zarara uğramışlarsa) sakatlıkları oranında zorlanacaklarından, daha fazla güç (efor) harcayacaklarından, emeklilik çağındaki yaşlı erkeklerin de “güç kaybı tazminatı” isteme hakları bulunduğu kabûl olunmalıdır.

Yargıtay son yıllardaki kararlarında, (yukarda 2 no.lu bölümde açıklandığı gibi) emeklilik çağındaki yaşlı kişilerin beden gücü kaybına uğramaları durumunda, bir iş ve kazançları olmasa dahi, günlük yaşamalarını sürdürürlerken “sakatlıkları oranında zorlanacaklarını” kabul ederek “güç kaybı tazminatı” hesaplanmasını gerekli görmektedir.

5- Güç kaybı tazminatı, küçük yaşta sakat bırakılan çocuklara da uygulanmalıdır.
Yargıtay’ın son kararlarıyla, emeklilik çağındaki yaşlı kişiler için kabul edilen “güç kaybı tazminatı”nın, beden gücü eksilen çocuklar için de düşünülmesi; tazminat hesabının, uygulamada olduğu gibi, çocukların çalışıp kazanç elde etmeye başlayacakları 18 yaşından başlatılmayıp, olay tarihinden (beden gücü kaybına uğradıkları tarihten) başlatılması gerektiği kanısındayız.

Çünkü, haksız eylem veya kaza sonucu beden gücü eksilen çocuk günlük yaşamını sürdürürken, okula giderken, geleceğini hazırlarken “yaşıtlarına oranla” sakatlığı nedeniyle daha fazla güç (efor) harcayacaktır. Hele sakatlık oranı fazla ise, bu durum, ailesine parasal bir yük de getirebilecek, sakat çocuğa bakıp gözetmekle yükümlü olan kişiler daha fazla zaman ve emek harcamak durumunda kalacaklardır.
Bütün bunlar, 18 yaşından önce sakat kalan çocuklar için (18 yaş değil, olay tarihi başlangıç alınarak) güç kaybı tazminatı hesaplanması ve ödenmesi için yeterli nedenler ve hakkaniyet gereğidir.

6- Estetik zararlar için de “güç kaybı tazminatı” istenebilir.
Haksız eylem ve kaza sonucu yaralanan kişilerde kalıcı sakatlık oluşup oluşmadığının saptanmasında, başta Adli Tıp Kurumu ve Sosyal Sigortalar Kurumu olmak üzere tüm sağlık kurulları Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğü (SSİT) eki işgöremezlik çizelgelerinden yararlanmaktadırlar. Bizce bu çizelgeler son derece yetersiz olup, günümüzün koşullarına uygun değildir. Örneğin, görselliğin büyük önem taşıdığı günümüzde yüzde ve bedende kalıcı izler ve biçim bozuklukları için işgöremezlik (işgücü kaybı) derecesi verilmemektedir. Çünkü SSİT eki çizelgede estetik zararlar için bir bölüm yoktur. Oysa, BK.46. maddesinde yer alan “ekonomik geleceğin sarsılması” olgusu estetik zararları da kapsamaktadır. Bu konuda Türk Ceza Kanunu daha duyarlıdır. Çünkü eski TCK’nun 456. maddesi 2. ve 3. fıkraları ile yeni TCK. 87 ve 89. maddelerinde yüzde sabit ize ve yüz biçiminin değişmesine neden olanlara uzun süreli hapis cezaları verilmiştir.

Yüzde veya bedende kalıcı izler için maddi tazminat (kazanç kaybı) yolunu açmayan ve bu tür bedensel zararlar için “işgöremezlik oranı” belirlemeyen uygulama, “makine-insan” anlayışının bir ürünüdür. Bu anlayışa göre, boyası dökülen ve ötesi berisi paslanmış olan “makine” eğer çalışır durumdaysa ve kazanç elde ediyorsa, bir zarar yok demektir. Oysa, bugün tüm iş alanlarında güzel, bakımlı ve gösterişli insanlar daha kolay iş bulmakta, yaptıkları işlerde daha çok ilgi görmekte ve daha fazla başarı elde etmektedirler. Bu nedenlerle, kalıcı izler ve biçim bozuklukları için (tedavi ve ameliyat giderleri dışında) maddi tazminat verilmemesi, üzerinde durulup düşünülmesi gereken önemli bir konudur. İşgöremezlik çizelgelerinin çağın gereklerine uygun biçimde yenilenmesi zorunlu olmakla birlikte, buna bağlı kalınmayıp, uzman bilirkişi kurulları aracılığı ile yüz ve bedendeki (estetik) bozuklukların kişilerin çalışma yaşamını ve kazançlarını ne ölçüde etkilediği saptanmalı ve buna göre bir sonuca varılmalıdır.

Bu konuda yerel mahkeme yargıçlarının görevlendireceği uzman bilirkişi kurulları tarafından, zarar gören kişilerin yüzlerindeki veya bedenlerindeki kalıcı izlerin onların mesleğini ve kazanç elde etme olanaklarını ne ölçüde etkileyeceği belirlendikten sonra, saptanan oran üzerinden tazminata hükmedilmelidir.

Yüz ve bedendeki izler ya da biçim bozuklukları için maddi tazminat isteminin yargıda kabul edilip edilmediğine ilişkin araştırmalarımız sonucu aşağıdaki örneklere ulaştık.

Bunlardan birincisi, terzilik mesleği ile uğraşan davacının yüz ve alnındaki kalıcı izlerin onu çirkinleştirmiş olmasının ekonomik geleceğini sarstığı, ilerde kazançlarının azalmasına neden olacağı savıyla açılan dava olup, Özel Daire kararında, davacının çalışma gücü azalmamış ve aynı mesleği sürdürmüş bulunmakla birlikte, bu izlerin mesleğinde ilerlemesine engel olacağı ve ekonomik geleceğini sarsacağı, yüzü çirkinleşen bir kimsenin sağlıklı kişilerle rekabet etmesinin güç olacağı, bu nedenlerle tazminat isteme hakkı bulunduğu kabul edilmiş ve “Bazı durumlarda bedensel bütünlüğün bozulması, çalışma gücünü hiçbir şekilde etkilememiş olmasına karşın, kişinin ekonomik ve mesleki alanda geleceğini, gelişme ve ilerlemesini tehlikeye sokmuş ise, bu yüzden doğan maddi zararın ödetilmesi dava edilebilir. Hatta, işlenen haksız eylem sonucu mağdur çirkinleşmese bile, eskiden tanınmış olan yüz şeklinin değişmesi yüzünden ekonomik geleceği sarsılabilir ve bu nedenle de tazminat isteyebilir” denilmiştir.

İkinci karar örneğinde “Uğradığı iş kazası sonucu maddi varlığından saçı gibi önemli bir parçasını kaybetmiş olan davacının maddi zararının olamayacağı görüşü, çağımız hele günümüz koşulları içerisinde savunulamaz. Bir genç kız olan davacının yaşamı boyunca saçsız kalmasının ne gibi kazanç kayıplarına yol açacağının uzman bilirkişi aracılığıyla saptanması suretiyle maddi ve manevi tazminata hükmetmek gerekir” denilmiştir.

Üçüncü karar örneğinde, mesleği öğretmenlik olan davacının tüp patlaması sonucu ellerinde oluşan yanıkların fonksiyon kaybı olarak nitelenebileceği ve meslekte kazanma gücünü etkileyeceği; sabit eser niteliğindeki bu izler işini yapmasına engel olmasa ve kazançları azalmasa bile, aynı işi meslektaşlarına oranla daha fazla efor sarf ederek yapmak zorunda kalacağından, zararın gerçekleştiğinin kabulü gerektiği sonucuna varılmıştır.

Dördüncü örnekte, Hilton Otelinde kasiyer olarak çalışan davacı, yolcu olarak bindiği aracın kaza yapması sonucu yüzünde sabit eser kalacak şekilde yaralanmış; estetik ameliyatlara rağmen yüzünde az da olsa kalan izlerin ekonomik geleceğini tehlikeye soktuğunu ileri sürerek, meslek yaşamını etkileme derecesine göre tazminata hükmedilmesini istemiştir. Mahkemece görevlendirilen bilirkişinin belirlediği miktar Yüksek Yargı’ca az bulunmuş ve Borçlar Kanunu’nun 42.maddesi gereğince yapılacak artırımın daha üst düzeyde olması gerektiği görüşüyle yerel mahkeme kararı bozulmuştur.

885 kez görüntülendi

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZIN